Çanakkale'nin Çan İlçesinin Bütün Haberleri Bu Adreste.
Haber Arama

Çan Haberleri

ADD Çan Şube Başkanı Öz’den ‘Altına Hayır Kampanyalarına Hayır’ Açıklaması

ADD Çan Şube Başkanı Öz’den `Altına Hayır Kampanyalarına Hayır` AçıklamasıAtatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Çan Şubesi Başkanı Bülent Öz, “Ülke ekonomisi için altı gerekli” diyerek, “Altına hayır kampanyalarına hayır demek gerekir” dedi.
Basın açıklamasında, “Bir ülkenin Merkez Bankası para basmadan önce Devlet hazinesindeki mevcut Altın miktarına bakar ve o oranda para basar. Yani hazinede ne kadar altın varsa basılan parada o miktarda olmalıdır. Aksi takdirde altın miktarından fazla basılan para enflasyonun yükselmesine neden olur. O halde biz altın madenlerini bulup işlettiğimiz takdirde hazinemizde Altın miktarı da artacaktır. Bu da demek oluyor ki daha fazla para basmamız anlamına gelmektedir. Daha fazla para Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik düzeyinin yükselmesi demektir. Ülkenin ekonomisinin en üst seviyede olması demekte halkımızın ekonomik refahının yükselmesi demektir” diyen ADD Çan Şube Başkanı Öz, “Neden ilk önce, Bergama’da sonra Kaz Dağlarında altına hayır kampanyaları yapılıyor? Çevre bilinci için öyle mi? Peki biz çevreci miyiz? Arabadan atılan pet şişeler, sigaralar, çöpler, çevreye atılan çöpler, piknik alanların rezilliği, yediğimiz, içtiğimiz tüm çöpleri piknik yerinde bırakıyoruz, bir hafta sonra yine oraya pikniğe gittiğimizde gördüğümüz çöpler karşısında ne kadar pis insanlar var diyoruz ve çevreyi kirlettikleri için kızıyoruz. Lütfen aklımızı başımıza alalım çevremizi biz o kadar çok seviyorsak ilk önce aynaya bakıp özeleştiri yapmalıyız. Bu konuda ne kadar duyarlıyız acaba diye kendimize sormalıyız. Yolda giderken içtiğimiz sigaraları yere atmak, açtığımız dondurma, çikolata ya da sigara paketinin ambalajını sokağa atmak, yerlere tükürmek gibi tüm bu rezillikleri yapan bizleriz. (Elbette herkes böyle değil) Bunları ülke dışından birileri gelip yapmıyor. Çevremizi kirleten, yaşadığımız topraklara ihanet eden bizleriz. İlk önce bu gerçekleri göreceğiz ondan sonra çevre için duyarlı olacağız. Neyse altına devam edelim. Biz yıllardan beri ülkemizin yer altı zenginliklerini kullanamadığından hep şikayet ettik. Şimdi ise bu çalışmaların yapıldığı, ülke ekonomisinin en üst seviyesine çıkma fırsatını yakalamışken bir takım çevrelerin ‘Altına hayır’ kampanyalarını görmekteyiz. Özellikle ülkenin yerel ve ulusal yönetimlerinde Atatürkçü bir zihniyette halkını yöneten idareciler tarafından yapılan yürütülen bu kampanyalar talihsizlikten başka bir şey değildir” görüşünü savundu.
ADD Çan Şube Başkanı Bülent Öz, basın açıklamasında şu görüşlere yer verdi: “Tarih bilgisinden yoksun bir şekilde ülkemiz için iyi şeyler olmamaktadır. Hatırlayınız ki; Atatürk tarafından 20 Mayıs 1933 tarihinde 2189 sayılı kanunla ilk kurulan kurumlardan birisi Altın Arama ve İşletme İdaresi Başkanlığı’dır. Devamında Petrol Arama ve İşletme İdaresi Başkanlığı ve MTA. Hatta son saydığım kurumlardan önce Atatürk neden Altın Arama ve İşletme İdaresini kurdu. Atatürk ülkemizin yeraltı zenginliklerinin aranmasını ve bulunacak madenlerin çıkarılarak ülke ekonomisine kazandırılmasının ne kadar önemli ve gerekli olduğunun farkında idi. Atatürk, bu ülkenin yeraltı zenginliklerini arayıp bulma ve bunları ülkenin refahı için değerlendirmesi gerektiğini biliyordu. Çevremize sahip çıkarak, çevre katliamı yapmadan yeraltı zenginliklerimizi yasalara ve çevre standartlarına uygun olarak sürdürülen ve sürdürülecek faaliyetleri engellemeye yönelik girişimler ülkemize fayda sağlamaz, tam aksine zarar verir. Yeni yatırımların gerçekleştirilmesi için hiç bir öneri getirmeyen, hiç bir katkı koymayan sadece yapılmaması ve kapatılması yönünde zaman ve para harcayanlar kime ve neye hizmet ediyorlar? Bugün Kaz Dağları talan ediliyor, zeytin ağaçları kesiliyor deniyor. Peki Kaz Dağı’nın içinde ve eteklerinde imara açılan yerler, inşa edilen kooperatifler, binalar, sitelere ne demeli? Hiç acımadan kestikleri zeytin ağaçlarını görmemezlikten geliyorlar. Rant uğruna zeytin ağacı bırakmadılar Kaz Dağlarının eteklerinde. Üstelik alt yapısı olmadan yapılan şehirleşmelerle çevreyi ve Ege Denizini mahf etmiyorlar mı? Bu olaya neden sesiz kalıyorlar çevreciler? Gelin götüreyim sizi Küçükuyu’ya, Altınoluk’a, Akçay’a ya da Kaz Dağının içlerine.. Acımasızca kesilmiş zeytin ağaçlarını ve mantar gibi çıkmış binaları göstereyim sizlere. MÖ 300’lü yıllarda İtalyan Politikacı Cicero Zeytin Ağacını koruma kanunu çıkarmıştı. Ama şimdi biz 2500 yıl sonra bir tane bile zeytin ağacı bırakmamak için elimizden geleni yapıyoruz. Dolayısıyla Çevre Platformu adı altında yapılan girişimler, düzenlenmek istenen mitingler çevre bilinciyle uzaktan yakından alakası yoktur. İşte Bilinmeyen Gerçekler. Yapmış olduğum çalışmaları, hazırlamış olduğum bilgileri sizlere aktarmağa devam etmek istiyorum. Siyanürle altın aranıyor iddiası. Dünyanın hiç bir yerinde maden arama faaliyetlerinde siyanür kullanılmaz. Siyanür altının üretimi aşamasında kullanılır. Altının üretimi aşamasında kullanılacak siyanür için alınan önlemlerin çevre ve insan sağlığı açısından kabul edilebilirliği çevresel etki değerlendirme olumlu görüşü ile belgelenmeden siyanürün kullanımına müsaade edilmez. Kaldi ki hayatımızın her alanında siyanür mevcuttur. Yediğimiz sebzelerde; Örneğin patlıcanda vs. hatta içilen sigarada bile siyanür vardır. Araştırın lütfen. Dünyanın hiçbir yerinde maden arama çalışmalarında siyanür dahil sağlığa olumsuz etkisi olabilecek hiçbir kimyasal kullanılamaz. Sondaj çalışmalarında su ve kil kullanılır. Bazı durumlarda kullanılan kilin kalitesini arttırmak ve 10 cm çapındaki sondaj kuyusunun çökmesini önlemek için, sellülozik özelliği olan jel kullanılır. Bu jelin hiçbir şekilde insan sağlığına olumsuz etki yaratması söz konusu değildir. Hatta bu jel duvar kağıdı yapıştırılmasında, hatta gıda sanayinde bile özel olarak kullanımına müsaade edilen jellerdir. Altın üretiminde kullanılan siyanür, daha sonra arıtılarak bertaraf edildiği için çevrenin kirletileceğine dair bir iddianın hiçbir bilimselliği yoktur. Siyanürle altın üretimi yapılan alanda siyanür dedektörleri ile sürekli siyanür ölçümü yapılmaktadır. Bu ölçümler sırasında dedektörler uyarı vermezken, şayet bir sigara içilir ve sigara dumanı dedektörle temesa geçirilirse sigara dumanındaki siyanürden dolayı dedektör uyarı vermektedir. Bu güne kadar, dünyadaki altın-gümüş tesislerinde çalışan binlerce işci ve mühendisten ya da civarda yaşayan insanlardan, siyanürden dolayı ölen tek bir kişi olmamıştır. Dünyada madenciliğin, tarımın ve turizmin iç içe olduğu pek çok örnek mevcuttur. Bu faaliyetler birbirlerini engelleyen faaliyetler değildir. Ülkemizde siyanür çözündürmesi yöntemiyle altın gümüş üretimi yeni bir uygulama da değildir. Örneğin Kütahya-Gümüşköy’de siyanür kullanılarak 21 yıldan beri gümüş üretilmektedir. Aynı yöntemle gümüşü üreten bir ülke altını niye üretmesin? Gümüş üretiminde ve sanayinin diğer alanlarında siyanür kullanımı nedeniyle bir sorun yaşanmıyorsa, niye altın üretiminde sorun yaşansın? Bu durumun mantıklı bir açıklaması olabilir mi? Aynı şekilde Bergama Ovacık’ta 2001 yılından beri,Uşak-Kışladağ’da ise 2006 yılından beri aynı yöntemle altın üretilmektedir. Bu güne kadar da hiç birisinde hiçbir çevre sorunu yaşanmamıştır. Bu durum devletin ilgili birimlerince bilinmektedir.
Dünya üzerindeki altın rezervleri üç yöntemle çıkarılmaktadır. İlki eleme yöntemiyle bu yöntem Türkiye’deki altın rezervlerinin mikron boyutunda olmasından olayı gerçekleştirilememektedir. İkincisi ise amalgam yöntemidir civa kullanılarak gerçekleştirilir fakat civanın ağır metal olasından dolayı tedbirler yetersiz kalır ve çok tehlikeli olduğu için kullanılmamaktadır. 3. ise siyanür yöntemidir bu yöntem yaygın olarak kullanılır çünkü alınan tedbirlerle ortaya çıkabilecek zararlar ortadan kaldırılır. Şimdi söyler misiniz altını siyanürle çıkarılmayacakta neyle çıkarılacak? Doğaya Zararı Yok. Bakınız Yenigün Gazetesinin İnternet sitesinden size bir alıntı aktarayım. Ege Bölgesi’nde yıllardır çevreci muhaliflerin ciddi eleştirilerine hedef olan altın arama çalışmalarına bir cevap da jeoloji uzmanlarından geldi. Maden aramalarının büyük bir titizlikle yapıldığını belirten uzmanlar, bu çalışmaların doğaya zarar vermediğini savundu. Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Yılmaz Şavaşçıl, İzmir ve çevresinde bazı kesimlerin karşı çıktığı altın arama çalışmaları hakkında Yenigün’e önemli açıklamalarda bulundu. Yıllar önce Bergama’da yapılan altın arama faaliyetlerinin köylüler ve çevreciler tarafından tepkiyle karşılandığını hatırlatan Prof. Dr. Savaşçıl, bugün bu yerlerde yeni zeytin ve fıstık çamı ağaçları dikildiği için korkulanın olmadığına dikkat çekti. Prof. Dr. Savaşçıl, bu bölgelerdeki arsalarını satamayanlar, siyasi ün kazanmak isteyenler ve bir kısım çevrecilerin, altın arama konusunda yeterince bilinçlenemeyen halkı büyük oranda etkilediğini iddia etti. Siyanürün oranı yüzde bir.
Altın arama şirketlerinin çalışmalarıyla tepki yaratan siyanürün, diğer sektörlerde daha fazla kullanıldığına dikkat çeken Minerolog Prof. Dr. Savaşçıl, şöyle konuştu: ‘Özellikle derecilerin, kalaycıların ve kuyumcuların kullandığı siyanür, hiçbir işlemden geçmeden atık sularla birlikte yeraltı sularına karışıyor. Oysa çevreciler, bu alanda kullanılan siyanüre karşı çıkmıyor. Bergama’daki altın arama firması İzmir’de kullanılan siyanürün ancak yüzde 1’ni kullanıyor ki bu siyanür çifte arıtmadan geçiyor’. Madenciler ormanları yok ediyor iddiası. Diğer sanayi dallarında, tesis ve fabrikalarının yer seçimi yatırımcı tarafından belirlenir, ancak madencilerin böyle bir şansı yoktur. Madenciler, maden nerede bulunursa orada çalışmak zorunda oldukları için, dünyanın her yerinde madencilere orman içinde çalışma hakkı verilmiştir. Ülkemizdeki orman alanlarının yaklaşık on binde 1’ inde bilfiil madencilik yapılmaktadır. Ülkemizde izin almadan ormana girmek dahi yasaktır. Ormanda hiç kimse kendi başına tek bir dal dahi kesemez. Eğer orman içinde yol açmak için ağaç kesmek zorunlu hale gelmişse, orman idaresi bizzat kendi insiyatifinde bu işlemi yapar veya yaptırır. Bu şekilde yapılan kesime karşılık alınan bedellerle kesilen her ağaca karşılık en az 10 ağaç dikilebilmektedir. Orman içinde madenin bulunduğu yere ulaşımı sağlamak için, açılan yol sırasında orman idaresinin izni ve onayı ile, yasal olarak kesilen sınırlı sayıdaki ağacı orman katliamı olarak göstermeye çalışmak doğru değildir. Açılan yol orman teşkilatı tarafından da kullanılmaktadır. Örneğin bölgede bir orman yangını olduğunda bu yollar sayesinde yangın mahalline çok kolay ulaşılabildiği için yangınlara müdahale kolaylaşmaktadır. Ayrıca orman içinde açılan yollar yangının bir bölgeden öbür tarafa atlamasının engellenmesinde önemli bir işlev görmektedir. Unutmayalım ki ülkemizde Orman Genel Müdürlüğü’nce orman işletmeciliğinin zorunlu faaliyetleri ve orman yangınları için her yıl yaklaşık 10 milyon m3 ağaç kesilmektedir. Bütün bu gerçekleri bilmeden maden arama faaliyetlerini orman katliamı olarak göstermeye çalışmak gerçekten üzüntü vericidir. O kadar ki, bölgede faaliyet gösteren bir kömür ocağına ait iş makinalarının görüntüleri çekilerek, sondaj faaliyetleri sürdürülen alanda sanki iş makinaları harıl harıl çalışıyor ve her yeri tarumar ediyormuş gibi göstermek suretiyle, Kaz Dağları altın uğruna işte böyle talan ediliyor diye foto montajlı yalan haberler yapılacak kadar ileri gidilmiştir. Bu fotoğrafları gören bazı yazarlarımız haklı olarak Kaz Dağları’nın talan edilmesinin önlenmesi için köşelerinde yazılar yazmıştır. Ama ne çare ki bunu okuyan insanlarımız, yargı mensuplarımız kısacası vatandaşlarımız kandırılmış ve kamuoyu haksız yere tedirgin edilmiştir. Madencilerin ödediği vergi sadece yüzde ikidir iddiası. Madencinin maden bulmak için harcadığı risk sermayesini ve ödediği diğer vergileri göz ardı edip madencinin sadece yüzde iki vergi ödediğini iddia edenlerin hayatlarında hiç madencilik yapmadıkları belli olmaktadır. Bu iddia sanki madenler yeraltından hiç masraf yapılmadan çıkarılıyormuş da, satış gelirinin sadece yüzde ikisini devlete ödeyip geriye kalan yüzde 98’ini kar ediyorlarmış gibi halkı yanıltmaya yöneliktir. 2006 yılında Koza Altın İşletmeleri A.Ş’i kurumlar vergisinde Ankara birincisi, Türkiye 71’ncisi olmuştur. Benzer şekilde Tüprag Metal Madencilik A.Ş’nin Uşak’taki Altın Madeni’nde henüz yatırım aşaması süreci devam ettiği halde 640 kişiye doğrudan istihdam sağlamış, bir yılda devlete 8 trilyon TL kurumlar vergisi, 12 trilyon TL çalışanlarına ücret ve ayrıca dolaylı vergilerin ödendiği 70 trilyon TL lik mal ve hizmet alımı gerçekleştirmiştir. Türkiye’de madenin arama ve üretim maliyetine ek olarak, madenciler diğer sanayicilerin ödedikleri tüm vergileri öderler. Yüzde 20 Kurumlar vergisi, yüzde 15 gelir vergisi stopajı ve üretim için kullanılan mazot, elektrik vb mallar üzerinden alınan her türlü dolaylı vergiler ödenir. İlave olarak da orman idaresine, belediyelere, çeşitli bakanlıklara, aldıkları izin ve onaylardan dolayı ayrıca bedel öderler. Ayrıca çıkardıkları madenin ocak başı satış tutarı üzerinden yüzde dördü ile yüzde ikisi oranında devlet hakkı ödenir. Sanki diğer vergiler ödenmiyormuş, sadece yüzde iki devlet hakkı ödeniyormuş şeklindeki asılsız iddialarla, kamuoyunda madenciliğe karşı olumsuz bir tepki oluşturulmaya çalışılmaktadır. Kaz Dağları gece gündüz oyuluyor iddiası. Yerkabuğunun derinliklerinden analiz için yaklaşık 10 cm çapında numune alınması işlemini, sanki bir felaket senaryosuymuş gibi sunmak olsa olsa bilgisizlikten veya bir kasıttan olabilir. Ülkemizde yılda yaklaşık iki milyon metre sondaj yapılmaktadır. Hepsinde de su ve kil kullanılmaktadır. Ülkemizde yapılan sondajların yüzde 90’ı su sondajı ve zorunlu zemin etüdü sondajlarıdır. Madencilik sondajları ise toplam sondaj faaliyetinin ortalama yüzde beş civarındadır. Hal böyle iken, ülke olarak hangi zenginliklerin üzerinde oturduğumuzu ortaya çıkarmak için gerçekleştirilen maden sondajlarını ülkemizi talan eden bir faaliyet olarak gösterilmeye çalışılması kime ve neye hizmet etmektir?
Barajlar, binalar, köprüler inşa etmeden önce zeminin özelliklerini öğrenmek için ve su bulmak için yapılan sondaj faaliyetlerinin maden sondajlarından bir farkı olmadığının bilinmesi gerekir. Yerüstündeki zenginlik bize yeter madencilik yapılmasa da olur iddiası Unutulmamalıdır ki Dünya’da topraklarında Altın rezervi olup da, çıkartmayan hiçbir ülke yoktur. Bugüne kadar bölgede yapılan madencilik faaliyetlerinden dolayı herhangi bir zarar olmamış ancak, bundan sonra yapılacak altın ve bakır madenciğine müsaade edilirse bölgedeki tarım ürünleri zarar görecekmiş gibi asılsız iddialarla insanlarımızın kafası karıştırılmaktadır. Oysa bu güne kadar olduğu gibi bundan sonra da hem tarımın, hem de madenciliğin birlikte yapılmasını engelleyen bir durum yok. Dünyadaki ve ülkemizdeki örneklerden bu durum kolaylıkla görülebilir. 100 ton altın rezervinin gerekli çevre önlemleri alınarak çıkarılması durumunda bölge ve ülke ekonomisine ne kazandırılacağı ortadadır.100 ton altının değeri bu günkü fiyatlara göre yaklaşık 2,6 milyar dolardır. Kaz Dağlarında sadece 1 km2 sinden 2.6 milyar dolarlık bir altın madeninin yeraltından çıkarılarak bu ülkenin ekonomisinin hizmetine sunulmasına karşı çıkılması için çalışanlar neyin peşindedir? Bölgede yıllardır hem tarım, hem turizm hem madencilik faaliyetleri sürmektedir. Bölgedeki başta Çanakkale Seramik Fabrikalarını, kömür işletmelerini ve termik santralini ve diğer madencilik kuruluşları nasıl bölgenin tarımına, turizmine zarar vermeden yıllardır faaliyetlerini sürdürüyorsa gerekli çevre önlemleri alınarak havaya, suya ve toprağa zarar vermeden altın ve bakır madeninin işletilmesi mümkün ise buna karşı çıkılması siyasi ve ideolojik bir yaklaşımdan öteye bir davranış olabilir mi? Bu ülkede yeraltından çıkarılan demir, kömür, mermer ve bor madenleri nasıl ekonomimize katkı sağlıyorsa altını da, bakır da katkı sağlamaktadır. Kaz Dağları Milli Parkında madencilik yapılıyor iddiası. Biga Yarımadası yaklaşık 8140 km2 dir. Biga yarımadası içinde yer alan Kaz Dağları’nın küçük bir kısmı ise yaklaşık 240 km2, 1993 yılında milli park olarak ilan edilmiştir. Milli parklarda Bakanlar Kurulu izni olmadan hiçbir faaliyete izin verilmez. Kaz Dağları Milli Parkında madencilik faaliyeti yapılmamaktadır. Biga Yarımadasında çok eskiden beri başta seramik hammaddeleri olmak üzere, kömür, çinko, kurşun, kuvars, feldispat, bentonit, kil, kalsit, mermer vb pek çok madencilik faaliyetleri zaten yapılmaktadır. Son günlerde tartışma konusu yapılan altın arama faaliyetleri ise yeni başlatılmış faaliyetler olmayıp 15-20 yıldan beri sürdürülmektedir. Bölgede gerçekleştirilen madencilik faaliyetleri Kaz Dağları Milli Parkı’nın dışındadır. Madenciliğin Ekonomiye Katkısı.. ABD’de petrol, doğal gaz, kömür hariç diğer ham maden üretimi ve bu ham maden üretiminin işlenmesi sonucu sağlanan katma değer yıllık yaklaşık 2 trilyon dolardır. Bir başka ifade ile maden ve madenciliğe dayalı sanayilerin ABD ekonomisi içindeki payı yüzde 16’dır. Benzer şekilde Rusya’nın 318 milyar doları bulan toplam ihracatının yaklaşık yüzde 80’i madencilikten sağlanmaktadır.Avusturalya’nın yıllık maden ihracatı 100 milyar dolar, Kanada’nın 75 milyar dolar, G. Afrika’nın ise 46 milyar dolardır. Son yıllardaki sanayileşme hamleleriyle birlikte dünyada en çok maden üreten ve tüketen ülke haline gelen Çin’in yıllık kömür üretimi 2 milyar tonu geçmiştir. Ülkemizin toplam maden ihracatı yıllık 2.1 milyar dolardır. Maden ve madenciliğe dayalı sanayilerimizin ekonomiye katkısı ise yaklaşık 15 milyar dolardır. Neden Şimdi? Bu bölgede 15 yıldan beri maden arama faaliyetleri ve sondaj çalışmaları yapılmaktadır. Bu güne kadar hiçbir sorun olmazken neden şimdi sorun yaşanıyor? Değişen ne? Ne değişti de, bu bölgede aynı şekilde sürdürülen maden arama faaliyetleri, birden bire zararlı faaliyetler olarak kamuoyunun gündemine taşındı? Önce sondaj çalışmaları sırasında siyanür kullanıldığı ve 21 köyün içme sularının kullanılan siyanür nedeniyle zehirlendiğine ilişkin asılsız iddialar ortaya atılarak, konunun medyanın gündemine gelmesi sağlandı. Bu iddiaları ortaya atanlar, yıllardır sürdürülen maden arama faaliyetlerinin Kaz Dağları Milli Parkı’nın dışında olduğunu bilmelerine rağmen, sanki bu faaliyetler Milli Park ta yapılıyormuş, Kaz Dağları’ndaki ağaçlar madenciler tarafından izinsiz olarak kesilip yok ediliyormuş gibi gösterip, kamuoyunu yanılttılar. Bilinçli bir şekilde Kaz Dağları kullanılarak kamuoyunun dikkati çekildi. Daha sonra da siyanürün bölgedeki zeytin ağaçlarını olumsuz etkileyeceği, turizmin baltalanacağı şeklinde bir biri ardına atılan iddialarla Türkiye’nin gündemini oluşturan en önemli bir konu haline getirildi. “Konunun arka planında yatan gerçek ise, yıllar süren maden arama çalışmaları ile Biga Yarımadası’nda ülke ekonomisine çok önemli katkı sağlayacak altın ve bakır madeni rezervlerinin keşfedilmiş olmasıdır” Türkiye’nin neresinde yeni bir altın yatağı keşfedilirse karşımıza aynı senaryo çıkıyor. Tüm bu karşı çıkmaların amacı ise Türkiye’deki altın madenlerinin işletilmesini engellemektir. Nasıl mı? Almanya Türkiye’de altın aranmasını istemiyor. Topraklarımızdan altın çıkartılmasına karşı çıkanlar hata yapıyorlar. Bundan 30 yıl önce, uydudan çekilmiş olan görüntülerde de görülmüş olduğu üzere topraklarımız yeraltı madenleri bakımından oldukça zengindir. 20 yıl önce madenleri görmüşler, şimdilerde ise bizleri, nereye gittiğimizi uydudan görüyorlar. İşte yıllar önde maden yataklarımızın fotoğraflarını çeken devletler yıllardan beri gözlerini topraklarımıza dikmiş durumdalar. Topraklarımız fiilen görünürde işgal edilmemiş ancak yine karış karış paylaşılmış adeta. Bor, altın, petrol ve uranyum madenlerimizden sadece birkaçıdır. Bu madenlerden; altın, Almanya tarafında kalmış, onun sözü geçiyor. Bundan 15 sene öncesine, Bergama’ da altın çıkarılması gündeme gelince çıkan olaylara geri dönelim. Avustralyalı Eurogold firması altın arama çalışmalarına başlamak istemiş, izinlerini almış, ancak köylümüz kendisinden beklenmeyecek bir şekilde altın çıkartılmasına tepki göstermiş, hatta İstanbul’a gelip toplu gösteri bile yapmışlardı. Köylülerin inanılmaz çevre bilinci ile aydınlanmalarında geçen kısa süreç, hız ve kararlılık görenleri şaşırtmıştı İlk başlarda çevreci hareket olarak görünen bu olayların aslında Almanların, Alman sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği ortaya çıkmıştı. Bunu ortaya çıkartan Necip Hablemitoğlu ise , ‘Bergama Dosyası’ isimli kitabının yayınlanmasından bir süre sonra öldürülmüştü. Kitabı okuyanlar bilir. Her satırı günümüz Türkiye’sinin geldiği durumu, nedenlerini, oyunun perde arkasını çok iyi ifade etmektedir. Karen Fogg, Yeşiller Partisi, Konrad Adenau Vakfı, Freidrich Ebert Vakfı, Herch Böll Vakfı gibi isimlerin vazgeçmedikleri idea çok güzel anlatılmış. Hatta sebeplerini okuyunca anlıyorsunuz ki, daha önce oynadıkları oyunları hiç bitmeyecek. Osmanlı döneminde koskoca tarihi eserleri ülkesine götüren ve Zeus tapınağını yeniden Berlin’ de inşa edip, utanmadan ülkemizde sözde çevre sorunu varmış ,ve kendileri de yanıbaşımızdalarmış gibi bizleri düşündüklerini söyleyen oyunun baş aktörleri Almanya… Öylesine acımasızlar ki, üstün ırk olduğuna inanan Almanlar heralde Anadolu’ nun da aslında kendilerine ait olduğunu düşünüyorlar hala… Ve o topraklarda kimsenin madenlerine dokunmasını istemiyorlar. Bunun için de inanılmaz paralar harcıyorlar.
Peki günümüzde neler oluyor?
Almanya altın piyasasını elinde tutmaktadır ve Türkiye’de altın işletilmeye başlarsa Almanya’dan daha fazla altınımız olacaktır. Bu da ekonomide bizim önümüzde kimsenin duramayacağı anlamına gelir. Almanya bunu çok iyi bilmektedir. Hatta altın fiyatlarında düşüş yaşanacaktır.
İşin içinde Almanya’ nın olduğunu bilmeyen iyi niyetli “doğa savunmacıları” da iyi bir şey yaptıklarının düşüncesi ile sahnedeler…Almanya neden altın üretimine bu kadar karşı çıkıyor? Çok mu doğa sever acaba? Doğa sever ise, neden dünyadaki en büyük 3 siyanür üreticisinden biri? Ve nasıl oluyor da dünyadaki en fazla altını elinde bulunduruyor. Bundan sonraki satırlarda Necip Hablemitoğlu’ nun kitabında yazmış olduğu gibi, Almanya’nın sahip olduğu altın stokunun nerden kaynaklandığını aktarıyorum: Aşağıdaki bilgiler Necip Hablemitoğlu kitabından alıntıdır. ‘Almanya’nın imparatorluk dönemine ait altın stokları 1. Dünya savaşı sonunda ‘harp tamiratı borcu’ kapsamında itilaf devletleri tarafından paylaşılmıştır, yani sıfırlanmıştır. Bu nedenle bugünkü stokun kaynağını hitler döneminde aramak gereklidir. Nazi Almanyası, 2. Dünya Savaşı döneminde ,işgal ettiği tüm ülkelerin altın stoklarına el koyarken, milyonlarca savaş esiri işçinin yanı sıra, öldürülmek üzere fırınlara ve toplama kamplarına yollanan milyonlarca yahudinin sahip olduğu tüm ziynet eşyalarını -altın dişleri dahi – gasp etmiştir….1998 Yılı itibarı ile dünyada üretilen altın miktarının 2.600 ton olduğu ve rezervlerin hiç eksilmeyeceği varsayılsa, Almanya’nın sahip olduğu altın stoku miktarına ulaşabilmek için tüm dünya ülkelerinin -hiç tükenmeksizin- yaklaşık 40 yıl altın üretimi yapması gerekecektir. Kaldı ki dünyada altın rezervinin 43000 tondan ibaret olması, Almanya’nın bu alanda rakipsizliğini ortaya koymaktadır…. Yani, fiyatların düşmesi demek Almanya’nın zararına, yükselmesi ise yararınadır. Şu halde Almanya’nın çıkarı, altın üretimini tüm dünyada engellemektir…Ancak Almanya’nın gücünün yetmeyeceği, ABD, Kanada, Avustralya, Güney Afrika gibi büyük altın üreticisi ülkelere ya da küçük ölçekli İtalya, Fransa, İspanya hatta Yunanistan gibi ab iyesi İsveç, Finlandiya gibi Avrupa ülkelerini engellemesi kesinlikle söz konusu değildir. İşte, ulusal çıkarlarının hesabında, ekonomik ve siyasal dengelerini gözeten Almanya, dört ülkeyi gözüne kestirmişti: Türkiye, Peru, Gana ve Hindistan.. Bu 4 ülkede 2 önemli avantaja sahiptir; Birincisi, bu ülkelerin yönetiminde, medyasında, bürokrasisinde, sivil toplum örgütlerinde harekete geçirebileceği yeterli sayıda “etki ajanı”na sahiptir( kaldı ki, gelir dağılımında ciddi bozukluklar olan bu 4 ülkede, karar tercihini Almanya’dan yana yapacak etki ajanı da bulmak hiç de sorun değildir). İkincisi, bu 4 ülkenin dış müdahale yolu ile kullanılmaya müsait etnik, dinsel-mezhepsel farklılıkları çok iyi bilinmektedir. Almanya’nın bu avantajlarla birlikte kullanacağı güncel müdahale gerekçeleri de, hemen herkesin kabul edebileceği ‘tarihsel mirasa sahip çıkmak’ söylemi ile ‘eylemsel çevreciliktir’. Atatürk, dünyanın da bildiği yeraltındaki altın zenginliğimizi ulusal ekonomiye kazandırmak amacı ile, 1933 yılında ‘Altın Arama ve İşletme İdaresi’ni kurdurmuştur. Ancak, O’nun aramızdan ayrılmasından sonra, ilke ve devrimlerinin unutturulması çabaları kapsamında, bu kurum da işlev kaybına uğratılarak kuruluş amacından uzaklaştırılmıştır. Bugün Türkiye’de işletilen altın madenimiz maalesef bulunmamaktadır. Oysa tüm dünya gibi bizler de biliyoruz ki altın üzerinde oturuyoruz, ancak üretimini siyasal irade ve kararlılıktan , ulusal duygu ve bilinçten yoksun yöneticiler yüzünden beceremiyoruz, ayrıca da engelleniyoruz….Türkiye’nin tahmini altın potansiyeli 6500 tondur. Ne yazık ki Türkiye’de altın potansiyelinin ortaya konulabilmesi için 8 milyar dolar arama yatırımı (risk sermayesi) ve 12 milyar dolar işletme yatırımı yapılması gerekecektir. İşte Türkiye, beceriksiz yöneticiler yüzünden yurtdışından altın ithal etmektedir. 1998 Yılı itibarı ile dünya mücevher tüketiminde 137 tonla 6. sırada bulunan Türkiye, halkının gerek tasarruf aracı ve gerekse süs takısı olarak talep ettiği altını karşılayabilmek için örneğin 1994 yılında 48 ton altın ithal ederken, Merkez Bankası verilerine göre 2000 yılında bu miktar 205 ton 300 kilograma yükselmiştir. Böylece Türkiye, sırf altın gereksinimini karşılamak için, yok canından 2 milyar doların üzerinde harcamaktadır. Türkiye, resmi altın ithalatının yarıdan çoğunu Almanya’dan yapmaktadır. Diğer taraftan uluslararası altın kaçakçılarının da düşük ayarlı altından vazgeçerek Suriye’den yönlerini Almanya’ya çevirmişlerdir. Uluslararası altın kaçakçısı şebekelerin yanı sıra, Almaya’da ki Türk işçilerinden yasadışı biçimde tasarruf toplayan şeriatçı kuruluşlar da, topladıklarının bir bölümünü Almaya’da altına çevirerek illegal yollardan Türkiye’ye sokmaktadırlar. Tüm bu olgular ele alındığında, Almanya’nın sadece Türkiye’ye altın satışından elde ettiği para miktarı 2 milyar dolara yaklaşmaktadır. Bu Almanya için küçümsenmeyecek, vazgeçilmeyecek bir rakamdır. ‘Bergama Dosyasının’ özü bu parasal gerçeklere dayanmaktadır. Sayın Necip Hablemitoğlu’nun Alman vakıfları ve Bergama dosyası adlı kitabında bahsettiği üzere oradaki üç köyü maaşa bağlayan alman vakıflarının bu işte parmağı vardır. Oradaki altın rezervi 22 trilyon dolardır. Bu paranın ülke ekonomisine girdiğini bir düşünsenize. Aynı kitapta çevreye bırakılan siyanürün insan sağlına zarar verecek düzeyde değildir. Yukarda söylediğim gibi şu anda aklıma gelen patlıcanda, sigarada ve acıbademde bile siyanür vardır. İşte rahmetli Necip Hablemitoğlu’nun anlattıkları ve Almanya’nın bitmeyecek sözde çevreci görüntüsü altında yatan gerçekler… Oyunu şimdi de Kazdağları’nda sahneliyorlar…Umarım bu sefer daha az kişi oyuna gelir, daha az zaman kaybederiz. Gönül ister ki kendi madenimizi kendimiz çıkartalım ve hatta ileriye dönük iyi bir tasarı ile sahip olduğumuz yeraltı kaynakları sayesinde tüm borçlarımızı ödeyerek kalkınmaya, gelişmeye ve yine tarihte hak ettiğimiz yere varalım. Atatürk’ün bizlere açtığı yol da aslında bizleri oraya götürecekti. Bakın altın arayan hemen hemen çoğu yabancı şirketler fakat çalışanlarına bakıyorsunuz, işçisinde mühendisine kadar hepsi Türk. O halde şu olmalıdır. MTA ve Altın Arama Ve İşletme İdaresi Başkanlığı’nın işlevi arttırılmalı, ülkemizin maden mühendisleri, jeoloji mühendisleri yani Türk beyinler bu işi kendi şirketleri adı altında altın ya da çeşitli madenler ülkemiz ekonomisine kazandırılmalıdır. Ben de baştan bu platformun altına imza atmıştım. Fakat gerçekleri öğrenince bu basın açıklamasını yapma ihtiyacını hissettim. Gerçekleri öğrenmek için biraz araştırma yapmak yetiyor. Toparlamam gerekirse bu yazıda belirtilen bilgiler ışığında Türkiye’de Altına Hayır gibi kampanyalarla çevreci adı altında bu girişimler ülke ekonomisine en büyük darbeyi vurmaktadır. Elbette çevre bilinciyle altın aranmalıdır. Fakat çevre bilinciyle bu kampanyaları yürüten yöneticiler, Edremit Körfezi başta olmak üzere Kaz Dağının bir çok yerinde Zeytin ağaçlarını keserek yaptırdıkları ya da yapılan binaları, siteleri, kooperatifleri görmemeleri büyük bir soru işaretidir. Ve şunu eklemekte yarar görüyorum. Ben, bu kampanyalara, bu girişimlere katılan vatandaşlarımı tenzih etmek istiyorum. Çünkü onlar gerçekten çevre bilinciyle Kaz Dağlarının yok olmaması adına bu kampanyalara destek veriyorlar ama gerçekler kendilerine anlatıldığı gibi değil. Ve halkımızdan şunu istiyorum. Yazdıklarımı okusunlar, başka kaynaklardan da araştırsınlar. Neyi mi? Türkiye Cumhuriyeti’nin yer altı zenginliklerini kullanmaya ihtiyacı var. Atatürk boşuna kurmadı Altın Arama ve İşletme İdaresi Başkanlığı’nı ya da MTA’yı Ülkemizin ekonomik kalkınması demek halkımızın ekonomik refahının yükselmesi demek. Halkımızın derdi de bu değimliydi zaten? Halkımızın derdi borçlarını ödeyememe değil mi? Ama bizleri suni gündemlerle boşa kürek çektiriyorlar. Bizi birbirimize düşürüyorlar. Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan herkes kardeştir. Bu halk birbirini sevecektir. Ve başaracaktır. Ekonomik kalkınmamız olacaktır”

Etiketler: , , , , ,

İlgili Haberler:

04-05-2008 / 07:04 am
Güncel - Aktüel

Yorum yapılmamış »

Henüz yorum yapılmamış.

Yorumlar RSS TrackBack URI

 

Yorum yapın

You must be logged in to post a comment.

Corner Emlak Engin Özkan Şikayet