Din, sadece belli ibadetlerde yoğunlaşmış bir davranış kalıbı değil, hayatın bütün ilişkilerine yansıyan bir davranışlar bütünüdür. İnsan toplumsal bir varlık olduğuna göre dinin, insanın bu yönünü dikkate almaması düşünülemez. Nitekim İslam dini, sadece namaz kılmak, oruç tutmak gibi bir takım ibadetleri yerine getirmeyi emretmediği gibi bunları emretmesinin temelinde bize kazandırmak istediği bazı insanî ya da toplumsal hikmetler vardır. Diyebiliriz ki en ferdî görünen ibadetimizin bile çok toplumsal bir boyutu vardır. Bütün ibadetler amaç değil, araçtırlar. Bir yandan Allah’a yaklaşmanın diğer yandan da insanlar arasında sevgi ve merhamet bağlarını oluşturmanın aracıdırlar.
Aslında din, genel olarak sosyal düzeni sağlamaya yönelik geldiğine göre, o halde bize hayatımız boyunca bütün ilişkilerimize yansıyan bir tavır, bir duruş kazandırmalıdır. Dinin kalıplardan çıkıp hayata karışması, davranış haline gelmesi nihai amaçtır ve bu, dinin ahlakî boyutunu teşkil eder.
Dinimizin toplum hayatına yönelik olarak bizlerden beklediği, etrafımızdaki insanlara iyi davranmak, adalet ve dürüstlükten ayrılmamak, öfkemizi yenmek, kibirlenmemek, güler yüz göstermek gibi İslam ahlakının temelini oluşturan davranış kalıpları sergileyerek sevgi, saygı ve merhamete dayalı bir insanlar arası ilişki geliştirmektir; bütün bunlar İslam ahlakının da temelini oluşturur. İnsanlar arası ilişkinin temel ölçüleri, Nisa suresinin 36. ayetinde şöyle dile getirilir:“Allah’a kulluk edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, elinizin altında bulunanlara iyi davranın.Benzer ifadeler, Bakara suresinin 83. ayetinde de yer alır:“Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik ve güzellikle davranın. İnsanlara güzeli ve güzelliği söyleyin. Namazı kılın, zekâtı verin”.
Hepimiz Kur’an-ı Kerimin çizdiği bu çerçevede güzel ahlak sahibi olmak isteriz, çünkü öfkemizi yenmek, sabırlı olmak, insanlara hizmet etmek, gönül incitmemek, başkalarının hataları yerine kendi yanlışlarımızla uğraşabilmek insanlar arası ilişkilerde güzelliklere açılan bir kapıdır. Ancak zaman zaman günlük hayatın sıkıntıları içinde bunları unutur veya uygulayamayız, bir anlık parlamayla etrafımızı kırar geçiririz, ufacık bir hatası yüzünden dostlarımıza küser, bir yanlış anlamadan dolayı arkadaşımızdan selamı esirgeriz ve önümüze çıkan bu olumsuzlukların bir imtihan, bir olgunlaşma fırsatı olduğunu göremeyiz. Hâlbuki günlük koşuşturmamız içinde karşılaştığımız irili ufaklı pek çok imtihan vesilesini önce fark edip sonra da en uygun cevabı verebilirsek, yani olumlu ve güzel davranış sergileyebilirsek olgunlaşabiliriz.
Bunu gerçekleştirmek öyle çok kolay da değildir tabii, ama bu yolda belki, bütün olumsuzluklarda güzel bir yan görebilmek, Allah’tan gelen her şeye razı olmak, güzelliğe olduğu gibi sıkıntıya da O’ndan geldiğini bilerek hamd etmek davranışlarımızın seyrini etkileyebilir. Nitekim bir şairimiz “ne ki gelir yahşıdır, çünkü yarın bahşıdır” diyerek sevgiliden gelecek her hediyenin güzel bulunması düşüncesiyle bu düsturu çok güzel açıklamıştır. Yine tasavvuf kültürümüzde yaygın olan “lutfun da hoş kahrın da hoş” ifadesi bu rıza ve teslimiyet halini ifade eder.
İslam dininin toplum hayatına ve insanlar arası ilişkilere ne kadar önem verdiğini onun cemaat kavramına yaklaşımından da anlayabiliriz. Bakınız namaz, görünüşte bireysel bir ibadettir, ama cemaatle kılınması tavsiye edilir, çünkü bu şekilde insanlar bir araya gelerek birbirleriyle tanışırlar, kaynaşırlar, dertlerinden haberdar olurlar, yardımlaşırlar. Bu manada camilerimiz çok önemli bir işlev yüklenmiştir. Özellikle peygamberimiz zamanına baktığımızda görürüz ki camiler, sadece ibadet mekânı olarak değerlendirilmemiş, her türlü sosyal hadisenin gerçekleştiği mekânlar olmuşlardır.
Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Balıkesir hutbesi diye bilinen Balıkesir Zağanos Paşa Camiindeki konuşması tam da camilerin üstlenmesi gereken işlevlere dikkat çekmektedir:“Efendiler, Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler taat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek, danışmak için yapılmıştır. Millet işlerinde her kişinin zihninin başlı başına çalışması lazımdır. İşte biz de burada din ve dünya için geleceğimiz ve bağımsızlığımız için neler düşündüğümüzü ortaya koyalım”.
Atatürk, burada camilerin toplumsal yönüne dikkat çektiği gibi dinimizin daima öngördüğü şura, meşveret yani görüş alışverişinde bulunmayı teklif etmektedir. Kur’anda da bu kavrama yer verilir ve Şura suresi vardır, müminler şura ile meşveret yaparak danışarak amel ederler.
Yrd. Doç. Dr. Gülgün YAZICI Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi gulgunyazici@hotmail.com
Etiketler: adalet, dostlar, hizmet, Köşe Yazıları, Mustafa Kemal Atatürk, peygamberimiz, tasavvufİlgili Haberler:
İlgili Linkler:
Bu haber 1,188 kez okundu.
Arkadaşına Gönder
Bu Haberi Yazdır
Üye girişi yaparak yorumunuz için bilgilerinizi yinelemekten kurtulabilirsiniz.




